Başarısızlık denemekten vazgeçtiğin andır.

 
müzik dersanesi enstrüman dersleri

klasik gitar dersipiyano dersielektro gitar dersitrompet dersiviyola dersi

keman dersibateri ritm dersibas gitar dersiviyolonsel dersiperküsyon dersi

org dersibağlama dersiyan flüt dersikanun dersiud dersi

 

 

Keman nedir?
Soylu bir ladinle, akça ağacın birlikteliğinden doğan olağanüstü bir çalgının öyküsü

Muhtemelen en tanınmış orkestra çalgısı olan keman, bir yayla çalınan telli bir enstrümandır Keman ailesinin en geniş aralıklı sesine sahip olan üyesi olan kemanın yanında bu ailenin diğer üyeleri, viola, çello ve kontrbasdır Keman bir kaç ana parçadan oluşur Ön kısım, omurga, boyun, perdeler, akort anahtarları, gövde, köprü, kuyruk ve F- delikleri Üst, göbek veya ses tahtası olarak da anılan ön kısım genelde iyi kurutulmuş ladin, arkatarafı ise akağaçtan yapılır Keman imal edilirken, ön, arka kısımlar ve omurga, boş bir kutu oluşturacak şekilde birleştirilir Kuyruğa bağlanan dört tel köprünün üzerinden geçip, perdelerden uzanıp, akort anahtarlarına bağlanır Anahtarla vasıtasıyla akort edilir ve elin perdelere basılması ile değişik sesler ve tonlar elde edilebilir Müzisyen, tellerin üzerinde yayı doğru açıyla sürtünce ses elde edilir Bu yay, pernambuco ’dan yapılıp, 75 santim uzunluğundadır ve telleri at kılındandır
Kemanın en önemli özellikleri, sahip olduğu ses aralığı ve hem lirik hem de hızlı ve parlak kullanıma elverişli olmasıdır Kemancılar aşağıdaki teknikleri kullanarak özel sesler de elde ederler: pizzicato (telleri çekerek), tremelo (yayı hızlı hızlı telin üzernde hareket ettirmek), sul ponticello (yayı köprüye çok yakın sürterek ince bir ses elde etme), collegno (yayın teli yerine ahşap kısmını kulanarak) ve glissando (yayların üzerinde parmakları gezdirmekle çıkan ses)

Keman'ın Tarihçesi:

Kemanın ilk olarak 1500 lerde İtalya da ortaya çıktığı anlaşılmaktadır Lira da Braccio ve “fiddle” adlı iki enstrümandan türemiş olduğu sanılmaktadır Keman yapım sanatı 17 ve 18 yy larda, Antonio Stradivari, Guiseppe Guarneri ve Jacob Stainer gibi ustalarla başlamıştır O zamanki kemanların bugüne göre, boyunları daha kısa, perde bölgesi daha kısa ve köprüleri daha düzdü Keman klasik eserlerde ilk kullanılmaya başlandığı zaman, alt sosyal seviyede bir alet olarak görünmüştür Ancak, Claudio Monteverdi’nin Orfeo’su gibi eserler ve “24 violons du roi” gibi topluluklarla bu statüsü de yükselmeye başlamıştır Bu tırmanma barok dönemde de, Antonio Vivaldi, JSBach ve Georg Philip Telemann gibi bestecilerle devam etmiştir Solo konçerto, sonat ve süit gibi müzik janrlarında, keman en önde giden eleman olmuştur
Ancak keman virtüözleri ilk olarak 19yy da ortaya çıkmıştır Giovanni Viotti, Isaac Stern, Mischa Elman ve Nathan Milstein, David Oistrach, Pinhas Zuckerman, Jacha Heifeltz bu konuda ün yapmış isimlerden bazılarıdır

TÜRK MÛSiKÎSi''NDE KEMAN''IN YERi

Keman''ın Türk ülkesine ne zaman geldiği kesin olarak bilinmiyor İstanbul ve Trabzon gibi Lâtin ülkeleri ile sıkı ilişkiler bulunan şehirlerde çok eskiden beri Keman''ın en eski örneklerinin bulunduğu ileri sürülmüştür Kanunî Sultan Süleyman ''ın sadrazamlarından Makbul İbrahim Paşa''nın gençliğinde, padişahın şehzadesi olarak Manisa''da bulunduğu yıllarda Keman çaldığı biliniyor Yine bu yüzyılda yaygınlık kazanmış bir saz olarak klâsik mûsikîmize girememiş olmakla birlikte , halk arasında çok tutuluyor ve koltuk meyhanelerinde çalınıyordu Keman''ı üst düzey sınıf arasına sokan kişinin , Sultan 1Mahmud dönemi sanatkârlarından olan Corci olduğu ileri sürülür Keman''dan önce mûsikîmizin yegâne sazı Rebab idi O yıllarda Keman''a "Viola d''Amore" deniyordu ki, bu sazın benzeri yakın zamanlara kadar kullanılmış olan Sine Kemanı''dır
Kemani Corci''ye kadar bütün kaynaklarda , eski Türk Kemanını çalanların Türk olduğu halde, 18yüzyıldan , daha doğrusu Corci''den sonra Türk olmayan kimseler Batı Kemanını çalmağa heves etmiş ve pek çok ünlü isim otaya çıkmıştır Hiç şüphesiz bu sanatkârlar " Viola d''Amore " nin farklı şekli olan Sine Kemanı''nı çalıyorlardı ; Yedi teli olan Sine Keman''ın sesi biraz boğukça olduğu ve Kemençe sesine benzediği için , musikîden anlayanlarca daha çok tercih ediliyordu 19 yüzyıl başına kadar Keman çalan sanatkârlar Keman''ın her iki türünü de kullanmışlardır Daha sonra Sine Kemanı unutulmuştur Son icrakârları Mustafa Sunar ile Nuri Duyguer olmuştur
Batı Keman''ının ülkemize yerleşmesinde Romanyalı Miron''un büyük rolü olmuştur Ülkemizde Türk Musikîsi ölçüleri içinde çok güçlü icrakârlar yetişmiştir Bir devreye damgasını vuran bu sanatkârlardan bazıları şunlardır: Kemanî Hızır Ağa , Kemanî Rıza Efendi , Kemanî Corci , Kemanî Kör Sebuh , Kemanî Aleksan Ağa , Kemanî Memduh , Bülbülî Salih Efendi ,Reşat Erer , Nubar Tekyay , Sadi Işılay , Hakkı Derman , Selahattin İnal vb Musikî terminolojimizde Keman çalanlara " Kemanî " denir

KEMAN''IN ÖZELLiKLERi

Keman insanı derinden etkileyen , eşsiz güzellikteki sesiyle , yaylı çalgılar ailesinin en önemli üyesidir Sesi , öteki çalgılara göre birçok bakımdan insan sesine daha yakındır Keman , çene altı ile omuz arasına sıkıştırılarak tutulur Sol elin parmakları sap üzerinde bulunan tellere basarak gezinirken , sağ elde tutulan yay ,Keman tellerine sürtülerek çalınır Gövdenin orta bölümündeki yan girintiler yayın daha kolay hareket etmesini sağlar35 ile 36 cm arasında değişen bir gövdesi vardır Küçük ve hafif bir çalgı olmakla birlikte , ortalama 84 ayrı parçanın bir araya getirilmesiyle yapılır Genellikle iki cm kalınlığında bir çam veya akağaç''tan oyma kalemi ve rende kullanılarak biçime sokulur
Keman''ın bir gövdesi ve buna bağlı bir sapı vardırGövde göğüs tahtası ya da tabla denen üst kapak , alt kapak ve onları birleştiren yanlık adlı verilen bir kasnaktan oluşur Tellerin köprü aracılığıyla gövdeye yaptığı basınca direnebilmesi alt ve üst kapaklara hafif bir kavis verilmiştir Sapın ucundaki burgulara( kulak) sarılarak bağlana teller bir eşikten (köprü) geçerek gövdenin ucundaki kuyruk bölümüne bağlanır Köprü tellerin titreşimini üst kapağa iletir Burgu yuvalarına yerleştirilen kulaklar tellerin istenilen ölçüde gerilmesini sağlar Gövdenin içine boydan boya yerleştirilmiş ,bas çubuğu ya da bas kirişi denen bir çıta , eşiğin tam altında da can direği denilen bir takoz bulunur Bas çubuğu sesin tınılanmasına , can direği de ses titreşimlerinin alt kapağa iletilmesine yardımcı olur Üst kapak üzerinde " f " biçimindeki iki ses deliği ses titreşimlerinin gövdeden dışarı çıkmasını sağlar Dış etkilerden korunabilmesi için yapımı tamamlandıktan sonra özel karışımlı bir tutkalla cilalanır, cila aynı zamanda Keman''ın ses tınısını belirleyen önemli bir öğedir
Keman yapım ustalarına Luthier denir Ülkemizde Keman yapım teknikleri çok gelişmiş , çeşitli yarışmalarda birincilik alan Luthierlerimiz vardır bunlar : Cafer Açın , Mesut Gözalan, Yunus Tarhan , Mehmet Alkan ,Nevzat Önder ,Ayhan Damcıoğlu , Ahmet İyidoğan ,Emin Tilev , Bedii Akol vb

KEMAN''IN AKORT SiSTEMi

Keman'ın metalden ya da hayvan bağırsağından yapılmış dört teli vardır Akort sistemi pest''ten tize doğru : SOL-RE-LA-Mİ olarak düzenlenmiştir Batı Kemanlarıyla aynı akort sistemine sahip olmasına rağmen , Türk Mûsikîsine uygun şekilde isimlendirilmiştir : DO-SOL-RE-LA dır Bazı icracılar " LA" telini , İnce "SOL" düzeniyle kullanmaktadır bu konuda çeşitli fikirler öne sürülmüştür Eskiden kullanılan ve Avrupa''dan getirilen Kemanların 5 esas 6 (7)ahenk teli olduğu ve aynı telin yine ince "SOL" olarak akord edildiği biliniyor
Bir başka görüş ise , Rebab ve Ud gibi çalgıların akorduna benzetmek için böyle hareket edildiğidir ( "LA" akort Türk Mûsikîsi icralarında çiğ kalmakla birlikte , bazı makamlar transpoze edildiğinde icrada zorluklar oluşmaktadır )

   
 

Viyola nedir?

Kemandan bir ölçü daha büyük olan viyola yaylı çalgılar ailesindendir. Fransızcada viole yada alto, İtalyancada viola, İngilizcede viol, Almancada ise bratsche şeklinde telaffuz edilir. Uzunluğu 41 – 45 cm arasında değişir. Notasyonda üçüncü çizgide Do anahtarını kullanır. Kemanda olduğu gibi tel düzeneğine sahip olmasıyla birlikte tam beşli aralık olarak akort edilir. Do,Sol,Re ve La.

Çalış tekniği aynen kemanınkine benzer, fakat viyola kemana göre daha derin bir sese sahiptir. En ince seslerin elde edilmesi için kullanılan la telinde çalınacak partisyonlar için ustalık gerekir, usta olmayan bir müzisyen tarafından çalınırsa hoş olmayan bir yorum ortaya çıkması muhtemeldir. Re teli ise çok yumuşak bir sese sahiptir. Sol teli ise çok gizemli sesler için kullanılır, Do teli ise ses renginden ötürü enstrümanın kişiliğini sergiler, çok tatlı huzur veren bir ses rengi vardır, burdanda anlaşılacağı gibi viyola çalmak kolay değildir.

Sahip olduğu derin sesi hüzün,aşk ve sevda konulu temalar için birebirdir. Duygusal anlatımda frekansı yükselen sesler,aşk acısından tutun derin üzüntülere kadar bir çok ses dizisini seslendirebilme özelliği taşır. Aynı zamanda dar frekanslı seslerdede yoğun,güçlü bir şekil sergiler. Çok özel ve değerli bir enstrümandır,bu çalgıyı çalan kişiler eserlerindeki duygusal yoğunlukları enstrümanı ile birleştirerek inanılmaz performanslar sergileyebilirler. Sesindeki içli,acıklı ve sevdalı tonu hep duygu yüklüdür. Zaman zaman sert bir ifade alıp dinleyeni şaşırtacak düzeye gelir.

Açıkçası duygunun her halini usta parmaklar sayesinde en açık ve hissedilir şekilde ifade edebilme yetisine sahiptir. Onun alto özelliği taşıyan kudretli sesinde hep bir yakarış ve bunula birlikte dinmeyen bir heyecan gizlidir.
Orkestralarda genelde eserin armonisini destekleyen orta partilerde yerini alır, bunun nedeni orkestrada ses genişliği kavramında onun alto sesiyle ortalarda görevlendirilmesidir. Fakat o güzel ses rengiyle,orkestralarda hep bağlayıcı toparlayıcı bir görev üstlenmiştir.

Aslında yapısı nedeniyle eserin duygusu ve ifadesi gereği zaman zaman kontrbas veya viyolonselin bas partilerinide seslendirebilir. Bunun dışında zaman zaman kısa can alıcı duygu yüklü melodiler seslendirir,dediğimiz gibi orkestrada anaç bir görevi vardır. Her durumda bir şeyleri idare edebilir, destekler, düzenler,hep geri planda dursa bile onun yeri tartışılmayacak bir konumdur.

Viyola 18. yüzyılın sonuna dek pek fark edilmemiştir. Onun önemini apaçık sergileyen eserler Haydn ve Mozart’ın yaylı dörtlüleridir.

   
 

Viyolonsel nedir?

Viyolonsel (ya da çello), 16. yüzyıl’da ilk örnekleri Fransa’da ortaya çıkan, esasen şekli kadın vücudunu andıran yaylı bir çalgıdır. Bu çalgının atası’Viola da gamba’ adı verilen perdeli bir çalgıdır.Viyolonsel, Keman, viyola ve kontrabas ile aynı ailedendir. Keman ile viyolonselin şekilleri büyük oranda birbirini andırsa da boyutları çok farklıdır. Karşıdan bakıldığında gövdesinin orta bölümünde bulunan ve el yazısı ile ‘f’ harfini andıran 2 ses deliği vardır. Yayın tellere teması ile titreşen tellerden çıkan ses, gövdenin içindeki havayı titreştirerek bu deliklerden geri döner.

Tellerinin adları (Bastan Tize doğru)
-do -sol -re -la
görüldüğü üzere 5 li akort sistemi uygulanmaktadır. 7 pozisyon a kadar numaralandırılır. Daha sonrası 7. pozisyon ve de ilerisi olarak geçer.
Akort ve çalınışı
Çalarken pus yani baş parmak hariç geri kalan 4 parmak kullanılır. Başparmakta kullanılır. Parmaklar sırasıyla pus hariç 1. 2. 3. ve 4. parmaklar olarak adlandırılır. Başparmak, ilk başlarda pek kullanılmamakla beraber teknik ilerledikçe müziğe dahil edilir. 7. pozisyon ve de ilerisinde daha doğrusu pus kullanılırsa 4. parmak yani serçe parmak nadiren kullanılır. 7. pozisyon ve ilerisinde pus daha sık kullanılır.

Viyolonsel, kulak dediğimiz kısımdan akort edilir büyük akortlar buradan yapılır. İnce ayar akortları fix dediğimiz küçük parçalardan yapılır. Parmaklar, tuşe değilen siyah bölgeye konur. Köprüyle (eşik de denir) tuşenin arasındaki boşluktan arşe yardımıyla çalınır.Seslerin net çıkması için arşenin biraz sert bastırılması gerekir keman ve viyolaya göre çünkü viyolonselin telleri daha kalındır.Parçalara göre arada parmakla da çalınabilir.Arşe yerine sağ elimizle genelde işaret parmağımızın ucuyla teli çekerek çalınır. (bu tekniğe pizzicato denir) Viyolonsel “insan sesine en yakın” ses çıkaran müzik âletidir.


   
 

Piyano nedir?

Floransalı Bartolomeo Cristofori 1711 yılında "Piyano e forte" hem hafif hem kuvvetli çalınabilir adlı yeni bir müzik aleti icat etti.Bu çalgı üzerinde hem hafif seslerin hem de kuvvetli seslerin çıkartılması olanaklıydı.Bunun için adına italyanca "hafif ve kuvvetli" anlamına gelen "Piyano e forte" dendi.
Yeni bir icat sayılan piyanonun sesleri meşin kaplı küçük seslerin tuşlar aracılığıyla harekete geçirilerek tellere vurması ile elde ediliyordu.Aletin mekanizması sesler sayısında küçük çekiçler ,o çekiçleri harekete geçiren manivelalar ve bir de tellerin titremesini durduran susturucu çuha bölümü bulunuyordu.

Piyanonun temelini oluşturan çekiç mekanizmasını Cristofori''den önce iki kişi tarafından icat edildiği öne sürülmüştür.Biri Marius adındaki Fransız klavsen yapımcısıydı.1716 yılında "clavecin a maillet" (çekiçli klavsen)adını taktığı dört mekanizma modelini Paris akademesinde sunmuştu.Marius''un klavsen aletine çekiçli mekanizmalı koymaktan amacı klavsende mızrap olarak kullanılan ve çabuk eskiyen tüy uçlarının değiştirilme zorluğunu ortadan kaldırmaktı.

Schroter adındaki Alman müzikçi ise yeni mekanizmanın mucidinin kendisi olduğunu söylemiştir.1721''de Dresten Sarayına gönderdiği iki piyano mekanizması modelinin pratikte değeri olmamakla birlikte tarihsel önemi vardır.
Almanya da Freiburg kentinde Silbermann adında birisi 1726''da iki piyano yaparak Cristofori''nin icat ettiği mekanizmayı kullanmaya başlamıştı.Silbermann her iki piyanoyu J.S.Bash''a gösterdiyse de Bach bunların ince seslerinin zayıfladığından ve tuşların sertliğinden şikayet etmiştir.Silbermann bu yolda ki çalışmalarını sürdürerek Bacn''ın övgülerini kazanmayı başarmıştı.
İlk piyanolar,biçim bakımından o zamanın klavikordlarına benzediğinden kuyrukluydu.Ünlü org yapımcısı Frederici,dört köşe piyanoyu icat etti.Zumpe adını taşıyan Alman klavikord yapımcısı Londra da dört köşe piyanoyu çok sayıda imal ederek İngiltere''ye yaydı.En eski Zumpe piyanosunun yapılış tarihi 1766''dır.

1762 yılında büyük Bach''ın oğlu Cristian Bach Londra''ya geldi.Klavsenci ustalar artık piyano yapmaya başlamışlardı.Bunların Backers adındaki Hollandalı usta ,özellikle Cristofori''nin mekanizmasını geliştirerek(tuşun sonuna ayarlanabilen bir vida ekiyle)"ingiliz mekanizması"nı icat etti.Broadwood adında bir ingiliz ustası da bu mekanizmanın oluşmasında Backers''e yardım etmiş ve sonradan aynı sistemi Broadwood piyanolarında kullanmıştır.

1770 yılına kadar piyano için eser yazılmamasının nedeni piyano sesinin klavsene göre cılız ve tuşesinin sert oluşudur.Piyano için eser veren ilk besteci Muzio CELEMENTİ''dir.1773 de henüz on sekiz yaşındayken piyano için üç sonat yazmıştır.Böylelikle piyano çalma tekniğinin temelleri atılmış oldu.
Londra o tarihlerde piyano ve klavsen yapımında çok ileri düzeydeydi.Zumpe''nin dört köşe piyanolarından sonra Backers''in ve Broadwood''un piyanoları yayılmaya başlamıştı.Bir yandan da başkentte Kirkman ve Shudi klavseni en gelişkin durumuna getirmeyi başarmışlardı.Piyano ile bu soylu çalgı arasındaki rekabet C.Bach,Schroter ve Celementi''nin klavsen yerine piyanoyu kullanmaları,bu aletin yapımcılarını yüreklendirmişti.

Broadwood, tuşlar ve mekanizmaya bazı yenilikler getirerek, 1783''te piyano için iki pedal kullanılmaya başlanmış oldu.Pedallardan biri basıldığı zaman, teller üzerindeki ses söndürücü çuhalar tümüyle kalkıyor,öteki pedal kullanılırsa teller üzerine titremeyi azaltan bir kumaş parçası yapışıyordu.
Öte yandan Viyana da Stein adında bir yapımcı yeni bir mekanizma kullanarak piyano üretmeye başladı.1777''de Mozart bu piyanolardan birini görmüş ve öteki piyanolara olan üstünlüğünü babasına yazdığı mektupta belirtmişti.Sonun da Stain''in damadı Andreas Steicher mekanizmayı geliştirerek 1794''te Viyana piyanolarını yapmaya başladı.

Mozart, Anton Walter''in piyanolarını yeğliyordu.Haydn,Schanz piyanolarında çalışıyordu.Bu iki piyano yapımcısı hem Stein''ın kopyalarını yapmışlar hem de İngiliz dört köşe piyanolarına öykünmüşlerdir.
Paris''te İngiliz piyanoları piyasaya egemendi.1777 de Erard ilk köşe Fransız piyanosunu yapmayı başardı.Fıransız Devrimi yüzünden Erard Londra''ya kaçmıştı.1796 da yeniden Fransa''ya döndü.İcat ettiği mekanizmanın beratını 1794''te Londra da almıştı.Mekanizması,Stain''in geliştirdiği Alman mekanizmasını andırıyordu.Fakat Erard,daha çok çifte mekanizmalı arp aleti ile ilgilendiğinden piyano yapımına pek önem vermemiş ve xvııı. Yüzyıl İngiliz ve Viyana piyanolarının tekeli altında kapanmıştır.
Piyano yapımcılarını uzun uzun düşündürmüş olan bir başka sorunda ,gergin tellere dayanabilecek kasnağın yapılmasıydı.Özellikle kalın tellerin gerginliği, kasnak üzerinde yüksek basınçlar doğurduğundan tahta yerine çelik kullanılması uygun görülmüş ve 1788''de ki piyanolardan başlayarak tellerin çelik kasnaklar üzerine gerilmesine geçilmişti.

1808 de Erard çift maşalı (douple echapement)mekanizmayı buldu.Piyano yapımcılığı tarihinde bir devrim sağlayan bu mekanizmayı yeğeni Pierre Erard geliştirerek 1821''de "tekerrürlü mekanizma"yı yaptı.Günümüzde ki kuyruklu piyanolarda kullanılan mekanizma böylelikle Pierre Erard tarafından 1821''de icat edilmiş oldu.
Tekerrürlü mekanizmanın icadı Hummel ve Lizst de dahil bir çok piyanistin piyanoya daha rağbet etmesine neden oldu.1830 yılında Thalberg özellikle bu piyanoların üstünlüğünü onayladı.Almanya''da Blüthner Paris''te Pleyel,Kriegelstein ve Herz, Londra''da Collard,Hopkinson,Ramsay and Kind ve Southwell,New York''da Steinway piyano fabrikaları hep tekerrürlü mekanizmayı bazı değişikliklerle kullanmaya başladılar.

Bundan sonra piyanonun değişik parçaları, ayrı ayrı incelenerek ve laboratuar da çalışılarak geliştirilmiş sonunda üstün nitelikli çalgılar yapılmıştır.
Modern piyanonun ses genişliği kalın la''dan ince do''ya kadar olmak üzere yedi oktav ve bir minör üçlüyü kapsamaktadır.Bununla birlikte, klasik piyano edebiyatını çalmaya altı buçuk oktav yetmektedir.
Tuşların sertliği sorunu üzerinde piyano fabrikaları çok durmuşlar ve bu sorunun çözülmesi için teknik açıdan çaba göstermişlerdir.Modern bir piyanonun tuşesi, piyanisti yoracak ölçüde sert olmamalı öte yandan parmakları dayanıksız ve zayıf bırakacak kadar da yumuşak olmamalıdır.
Özellikle Stainway piyanolarında bulunan ve sesleri uzatmaya yarayan üçüncü bir pedal, ilk olarak 1862 yılında Montal adında bir Fransız tarafından kullanılmıştır.Yararları belli sayıda eserin icrasında görüldüğü için, genelde piyano fabrikaları bu pedal yerine, piyanistlerin fazla gürültü yapmadan çalışabilmeleri amacıyla sesleri hafifleten özel bir üçüncü pedal kullanılmıştır.

Günümüzün gelişkin ve üstün kaliteli çalgıları sayesinde, eserlerin ifadesi açısından piyanist için kaynaklar artmıştır.Büyük konser salonlarının berrak ve dolgun sesli piyanoları fabrika laboratuarlarında ki teknisyenlerin yıllarca süren çabaları ve deneyimleri sonucudur.
Ancak, her endüstri, sanayi ve teknoloji ürününde olduğu gibi piyanoların da üretim sonrası kullanımdan bakımdan ve zaman içindeki ****l yorgunluğundan periyodik olarak bakımlarının ve onarımlarının zorunluluğu doğmaktadır.
Bir tarafta, bünyeden kaynaklanan bu bakım ve onarım zorunluluğu, diğer taraftan kullanma esnasında kullanıcının karşılaştığı güçlükler ve sorunlar ile kullanımdan dolayı da piyano üzerinde sorunlar oluşmaktadır.Örneğin, piyanistin tuşlara vuruş tekniğine uygun olmayan şekilde hareket etmesi beraberinde bazı sorunların doğmasına neden olmaktadır.Bunla, çekiç başlıkları keçelerinin kısa süre de aşınmasına, mekanizma içinde çok kullanılan çuhaların çabuk yıpranmasına, tuş ucu ayarlarının bozulmasına ve mekanizmanın tümünün aksamasına yol açabilir.
Diğer taraftan, periyodik olarak yılda en az bir kez yapılan akort ayarının çok kısa zamanda bozulmasına hatta tellerin kopmasına bile neden olabilir.

Yine piyano için gerekli uygun iklim ortamının kaybolması da beraberinde genel olarak mekanizmanın aksamasına ve özel olarak kullanılan malzemenin sıkışması ya da gevşemesine, dolayısıyla akordu da olumsuz olarak etkileyip piyanonun çalınışı sırasında olumsuzluklara neden olabilmektedir.


   
 

Gitar nedir?

Parmakla ya da penayla çalınan esasen sekiz şekline benzeyen yanları iki tarafı oyuk üzerinde ses perdeleri olan uzun saplı ve telli bir çalgıdır. Gitarlar genelde altı tellidir ve değişik ağaç türlerinden yapılırlar

Tarihçe Klasik gitar

Gitarın ilk atası Orta Asya'da yapılmış olan uddur. İlk başlarda ud gibi olurken Orta doğu Asya'dan göç edip Avrupa'ya giden Orta Doğu Türk'leri udu değiştirip başka bir hal almasına neden olmuştur.[kaynak belirtilmeli] Gitarın ilk örnekleri İspanya'da parmakla çalınırdı.Daha sonra gitara 5 tel takıldı, daha önce sayısı az olan perdeler 10'a çıkarıldı. Teller pesten tize doru "la-re-sol-si-mi" olarak akortlanmaya] başlandı. 18.yy'ın sonlarına doğru pes tarafa kalın bir "mi teli" daha eklenerek tel sayısı 6 ya çıkarıldı. (Söz konusu bu teori türk müzikologlarınca ortaya atılmış olmakla beraber, gitarin kitara denilen ve hint kökenli olan bir çalgıdan ilham alınarak evrildiğini söyleyenler de vardır. Kitara, hint müziğinde sitar olarak dönüşürken, batı müziğinde şimdiki gitar halini alır. Bununla beraber antik yunan ikonlarında, lir adı verilen ancak şimdiki neredeyse bütün telli çalgılara ilham olan bir primitif enstruman da kayıtlar da bulunmaktadır. Lir,rönesansın sonlarında şimdiki gitara ilham verecek olan halini almaya başlayacaktır)

Daha sonra 19. yy. ortalarında Antonio de Torres enstrümana yeni bir biçim verdi. Enstrümanı daha belirgin bir hale getirdi (büyüttü ). Vidalı burgular takıldı; saptaki perde(fret) sayısı arttı; sesi güçlendi, göğüs içindeki balkonlar tek bir merkezden çıkan seslere daha net yön verir oldu.
Daha sonra da gitar şekil olarak değişimlere uğradı. Folk ve caz müziğinde kullanılan gitarlara çelik teller takıldı. 1920 yılında elektro gitar doğdu. Elektro gitar sayesinde gövde rezonans kutusu olmaktan çıkmış enstrümanla dinleyici arasına, amplifikatör denen elektronik bir yükseltici girmiştir. Elektronik gitar doğduktan sonrada Gitarın çeşitleri artmaya başlamıştır.Kendi üzerinde Amplifikatör bulunduran gitarlar,12 telli gitarlar, çiftli gitarlar(üstte 12 telli altta 6-7 telli), 7 telli gitarlar, perdesiz gitarlar, Headless(kafasız) gitarlar çıkmıştır.

Gitar Türleri

Akustik gitar

Görünüş itibariyle klasik gitarı andıran akustik gitarın gövdesi klasik gitardan biraz daha şişman ve basıktır. Daha dar bir sapa ve çelikten yapılmış tellere sahip olması klasik gitarla arasındaki en büyük farktır. Tellerin çelikten olması akustik gitarın klasik gitardan daha basınçlı gergin bir sapa sahip olmasıdır. Katı ve oyulmamış gövdeye sahip olan elektro gitarda tellerden gelen ses manyetikler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülüp yükselticiye yollanır. Genellikle pena ile çalınır. Manyetiklerin titreşimi algılayabilmesi için çelik tel kullanılır.
Elektro gitar

Elektro gitar çok basit bir tanımla tellerin titreşimini gövdesinde bulunan manyetikler sayesinde elektriğe çeviren ve böylece amfiye bağlandığında yüksek miktarda ses alınabilen gitardır. Diğer gitarlar gibi elektrogitarlar da sap, gövde ve bas olmak üzere üç ana bölümden oluşur. Bu arada bazı elektrogitarlarda bas bulunmayabilmektedir. Gitarda gövde, manyetikleri, sesin tonu ve seviyesini ayarlayan kontrol devrelerini içeren ve tellerin bir ucunun bağlandığı bölümdür. Teller, köprü adı verilen metal bir donanım üstünden geçenek ya gövdeye doğrudan ya da köprünün kendisine bağlanmaktadır. Tellerin hemen altında, köprüyle sap arasında yer alan, tellerin mekanik titreşimini elektriğe çeviren manyetikler, gövdenin içine yerleştirilen elektronik ses-ton kontrol devresine bağlıdır. Bu devre, manyetiklerden gelen sinyalin, amplifikatöre gitmeden önce tonunda ve ses seviyesinde değişiklik yapmak için kullanılır. Ayrıca yine gövdedeki manyetik seçici anahtar, sesin rengini deştirmek için istenilen manyetik veya manyetiklerin seçilmesini sağlar. Gövdenin sapla birleştiği yerin alt taraf, sapın gövde içindeki perdelerine kolay ulaşılması için, içeri doğru oyuk olarak yapılabilir (Single Cutaway). Bazı gitarlarda bu oyuk hem altta hem de üstte olabilmektedir (Double cutaway). Gövdenin sekli, gitar oturarak veya ayakta çalınırken en iyi dengeyi sağlayacak şekilde tasarlanır. Daha çok rock müzikte kullanılır, çoğu rockçı elektro gitar kullanır

Bas Gitar
Batı müzik tarihine baktığımız zaman herhalde en eski bas enstrüman olarak Viola De Gamba'yı buluruz... Bu 15. yüzyıl enstrümanını perdeli bir çelloya benzetebilirsiniz. Bu enstrüman zamanla şu an Kontrbas olarak bildiğimiz alete dönüştü. Ancak kontrabas gerek taşınmasının zorluğu, gerekse de volümünün zamanın şartlarına göre düşük kalması sebebiyle artık onun yerine elektrik teknolojisini de kullanacak yeni bir enstrümana dönüşecekti. Yüzyıllarca kontrbasın kaç telli olması gerektiği hakkında tartışmalar yaşanmış ve 3 telli ve 4 telli kontrbaslar arasında bir rekabet yaşanmıştır. Sonunda 4 telliler mücadeleyi kazanmış görünüyor.

1910 yılından başlayarak GIBSON firması Mando Bass isimli akustik bası üretir. Yani bas mandolin. 1926'da başka bir üretici Llyod Loar ilk elektrikli kontrbası üretmiştir. 1933'te ise Paul Tutmarc'ın AUDIOVOX isimli ilk elektrikli ve perdeli bası ürettiği biliniyor. 1936'da ise RICKENBACKERfirması Bedpost Bass isimli bir elektrik kontrbas üretir. 1939'da ise yine Paul Tutmarc, Serenader Bass isimli yeni bir alet yapar. 1947'de iki sene sonra AMPEG firmasını kuracak olan Everett Hull kontrbaslar için ilk manyetiği üretir. Gördüğünüz gibi elektrik basın arkasında gizli bir tarih ve rekabet yatıyor. Şimdi gelelim efsanevi 1951 yılına...

Leo Fender bas gitarın yıllarca değişmeyecek formatını belirleyen Fender Precision'ı piyasaya sürer. Bundan sonra diğer firmalar neredeyse hep bu yoldan ilerlemişlerdir. İlerleyen yıllarda HOHNER firması ilk perdesiz elektrik bası üretir. Ancak 36 tane üretebildikten sonra fabrika bir yangında yok olur. Diğer firmalar Hofner, Gibson, Rickenbacker ve Danelectro bas gitar trendine değişik dizaynlarla katkıda bulunmuşlardır. Mesela DANELECTRO 1959'da ilk 6 telli bası üretmiştir. Ancak FENDER firması 1960'da piyasaya sürdüğü Jazz Bass modeliyle yine bir adım öne geçmiştir.

1965'te Leo Fender firmasını CBS'e satar. Bir dönem ortalıkta görünmez ancak 1976'da MUSICMAN firmasını kurar ve yine çok ilgi çekici yeni bir bas gitarla, STINGRAY'le geri döner. 1977'de ise ilginç bir gelişme olarak bas gitarlarda ahşap dışında malzemelere yöneliş başlar. 1970 yılında kurulmuş olan ALEMBIC firması ilk grafit saplı bas gitarı piyasaya sürer. 1978'de HAMER firması Cheap Trick grbunun basçısı Tom Peterson için 12 telli bir bas yapar. 3'lü gruplardan oluşan aslından yine bir nevi 4 telli bir enstrümandır bu. Yine aynı sene daha sonra Les Claypool'un eline geçecek olan 6 telli perdesiz bas Carl Thompson tarafından üretilir. 1981'de Leo Fender bu sefer G&L bas ve gitarlarının üretimine başlar. Bu seri Fender ve Musicman tarzının tam ortasında yer alacaktır.
Tüm bu yıllar boyunca elbette ki bir yığın firma binlerce değişik denemeler yaptı. Hepsi çok ilginç... mesela 2003'te satışa sunulmuş olan Noguera YC Sub Bass gibi (bir oktav alta akort ediliyor, yani E=20.6 Hz.) Artık 4, 5 ve 6 telliler, perdeli ve perdesiz olmak üzere klasmanlarımız var. Genelde bas gitar isimli enstrüman bu gruplardan birine giriyor. Zevkinize ve ihtiyacınıza göre...


   
 

Bateri nedir?

Bateri, Fransızca'dan gelmiş bir kelimedir Vurmalı çalgılar takımına denir Şarkılarda ritim tutmaya yarar

Çoğunluğun düşündüğü gibi bateri(davul) çok hızlı olmaktan ibaret değildir Denge ve akıcılık gerekir Düzenli olarak metronom ile çalışmalı ve single-stroke, double-stroke,paradidle,double paradidle,üçlemeler,altılamalar gibi el teknikleri,dörtlük ritmin üzerine dörtlük,sekizlik,onaltılık kick vuruşları gibi sağ ayak teknikleri(eğer twin pedal tercih edilirse sol ayak için de aynı egzersizler uygulanabilir), hi-hat ile dörtlük,sekizlik,onaltılık saymak gibi sol ayak teknikleri ve tabiki el-ayak kombinasyonları gibi teknikler üzerinde alıştırma yapılmalıdır Bu müzik aleti müzik kulağı gerektirir Fakat müzik kulağınız çok iyi değilse bu enstrümanı notalı bir şekilde de kullanabilirsiniz İnanılmaz aksak eserler mevcuttur ve bunun için yukarıdaki şeyler gerekir; Müzik Kulağı, Düzenli Alıştırma, Denge Bunlardan hiçbiri olmaz ise ve sadece çok hızlıysanız hiçbir işinize yaramaz

Standart bir bateri, 5 davul ve iki zilden oluşur Davullar trampet (snare drum), tom1, tom2 (bunlara altolar da denir), floor tom (ya da bass tom tom) ve bas davul(cross ya da kick de denir)dur Ziller ise Hi-Hat ve Ride dır Standart bir bateriye davul olarak Octoban, Gong bass ya da bir bas davul daha vs, zil olarak Crash, China, Splash, Raw ya da Bell bell vs ilave edilebilir

Davul çalmak için kullanılan sopalara baget denir Fakat müzik türüne göre baget yerine fırça ya da tokmak da kullanılabilir

Değişik kalınlıklarda ve uzunluklarda bagetler mevcuttur Çok ince bagetler genellikle jazz müzikte kullanılır En çok kullanılan baget türleri, 5A ve 5B dir

Demir baget kullanılması birçok profesyonel müzisyen tarafından zararları nedeniyle önerilmez

Dünyanın en iyi davulcularına örnek olarak Dave Weckl,Vinnie Colaiuta,Denis Chambers,Steve Gadd,Tony Royster,Don Famularo,Joey Jordison ve Chad Smith gibi isimler sayılabilir Türkiye'den ise Atilla Atalay, Cengiz Baysal, Volkan Öktem, Cem Aksel ve Burak Gürpınar gibi isimleri örnek verebiliriz


   
 

Yan Flüt nedir?

Delikli ve içi boş bir borudan oluşan üflemeli çalgıdır.
Günümüzde yaygın olarak kullanılan flüt, Eski Yunan ve Latin uygarlıklarında (özellikle dik flüt) da önemli bir yeri olan ve kökü çok eskiye dayanan bir müzik aletidir. Başlıca iki çeşit flüt vardır: Yan flüt ve gagalı flüt.

En yaygın olan ve yan tutularak çalınan bu orkestra çalgısı, gümüş suyuna batırılmış bir maden, gümüş ya da altından yapılmış silindir biçiminde açık bir borudan oluşur. Ses çıkarmak için, ağızlığının yanda yer alan deliğine hava üflenir; üflenen hava yarığa çarparak parçalanır ve böylece boru içindeki havada bir titreşim olur. Ses perdelerindeki değişmeler, çalgının üstünde sıralanan deliklerin parmaklarla kapatılıp açılmasıyla sağlanır. Yan flütün uzunluğu 67 cm’dir, ses genişliği üç oktavı aşar; bütün üflemeli çalgılar arasında flüt en hızlı ve en hareketli parçaları çalmaya elverişli olan müzik aletidir. XIX. yy’ın sonunda, yan flüt “Böhm sistemiyle” donatıldı, daha sonra bu “sistem öbür nefesli çalgılara da uygulandı.

Alto flüt ilk olarak XVIII. yy’ın ortalarında kullanıldı; daha sonra ortaya çıkan küçük flüt (XVIII. yy. sonu) çoğunlukla ağaçtan, bazen de gümüş suyuna batırılmış bir madenden yapılır; ses genişliği daha sınırlıdır ve notalar çoğunlukla üst oktava geçer.

   
 

Trompet nedir?

Daha ilk ortaya çıkışında ‘insan’ denen varlığın önce kendi dışındaki sesleri tanıdığını varsaymak, doğa gerçeğine uygun düşen bir saptamadır. Herhalde doğada duyulan bu sesler bir rüzgar uğultusu ya da gök gürültüsü ya da yere düşen bir taşın sesiydi. Saldırgan bir hayvanın sesini insan belki daha sonra tanıdı. Daha sonra  kendi sesini ve nesneleri vurma eylemi  ile ses çıkarmayı farketmiş olmalı insan.

İnsanın kendi sesinden sonra kendi soluğunun da ses kaynağı olduğunu keşfetmesi ile, bir nesneyi üfleyerek ses çıkarma aşamasına geçmeyi başarmıştır. İşte bu gelişmeyle trompet, tarihinin ilk basamağı olarak, çeşitli biçimlerdeki  hayvan boynuzlarıyla karşımıza çıkmaktadır.

M.Ö. 1480 yıllarında yapıldığı düşünülen, Mısır-Deir el-Bahri’ de bulunan Kraliçe Hatşepsut tapınağındaki ikonografilerle trompetin bir çalgı biçiminde kullanıldığı belgelenmiştir. Bu ikonografilerde, bir festivalde trompet çalan Mısır’lı askerler görülmektedir. Firavun Tutankamon’ un mezarında ise işlemeli trompetler bulunmuştur. Tutankamon’ un M.Ö. 1480  tarihlerinde yaşadığı sanılmaktadır. Gerek ikonografilerde çizilen gerek mezarda bulunan trompetler, insanoğlunun önceden boynuzdan yansıttığı soluğunu bu kez kendi yaptığı bir boruya bir ağızlık takıp aktararak müzik üretme yolunda önemli bir aşamaya ulaştığını göstermektedir. Ağızlık ve kalak  bölümlerinden oluşan bu basit trompetler temel bir sesin armonik doğuşkanlarını çıkarıyordu.

Trompetin sonraki yıllarda değişik toplumlarda yaygın bir kullanım alanı bulduğu anlaşılmaktadır. M.Ö. 400’lerde Eski Yunanlılar’ın trompet yarışmaları düzenlediğini biliyoruz. Eski Roma döneminde de trompet çalan insan heykelleri, trompetin insanoğlunun müzik serüveninde  yer alan çalgıların başında geldiğini belgelemektedir.

Trompetin Kültürler İçindeki Yansıması:

Trompet, ilkel biçimiyle daha ilk ortaya çıkışında toplulukların, giderek de toplumların vazgeçilemez nesnelerinden biri olmuştu. Onun bu ‘vazgeçilmez’ liği, insanların biraraya gelme gereksinimiyle ilgilidir. Birbirlerinden ayrı yerlerde yaşayan insanların, biraraya gelip toplanmaları gerektiğinde trompet, en ilkel biçimiyle de olsa, gür sesiyle bir iletişim görevi üslenmişti.

Topluluklar içinde böylesi bir iletişim görevi üslenmiş nesnenin giderek o toplumun kültüründe yer alması kaçınılmazdı. Öyle ki, bu günlük yaşantının içinde yer alma durumu da, her toplumda değişik bir benimsemeye yol açmış, giderek trompetin kullanımına yeni anlamlar yükleme gibi bir gelişme göstermiştir.

“Birçok kültürde, trompet ile haberleşmenin farklı anlamları vardır. Sözgelimi, Avrupalı çobanlar alphorn’ları birbirleriyle dağlardan dağlara haberleşmek için; Litvanyalı gençler keçi boynuzu a¯z^rags ’ı yaz buluşmalarında evlenme isteklerini belli etmek için; Uganda’da yaşayan Bugandan avcıları eng'ombe isimli hayvan boynuzunu başarılı bir av gerçekleşebilmesi için; Aoba, Vanuatu’daki balıkçılar, tapáe isimli deniz kabuğu trompetlerini, yardımcılarına ağlarını getirmelerini emretmek için çalarlar."()

            Daha çok pastoral bir benimsemeyle insanların birbirleriyle ilişkilerinde bir iletişim aracı olarak ortaya çıkan bu ‘üflenen ses’ in, topluluklar toplumlaşma aşamasına geçtikçe etki alanının de genişlediği görülür.
“Kongo’daki Bambuti halkı  molimo isimli trompeti, ormanın ruhunu uyandırmak için; Japon Shugendo Budistleri horagai ismli trompeti, aslan kükremesini taklit ederek şeytansı ruhları kaçırmak için; Fiji Adaları  davui isimli deniz kabuğu trompetlerini Tanrı’dan huzur dilemek için çalarlar. Trompetin sesi, bu dünya ile ruhsal dünyalar arasında bir köprü gibidir. Güçlü ve etkili sesi, ritmik şekillerde kullanımı ile, bir insandan başka bir insana ya da insan ötesi varlığa iletilecek bir istek, bir bilgi taşır.” (1)

 Toplulukların giderek toplumlaşmasıyla, bu arada biçim değiştire değiştire güçlü bir ses kaynağı olma özelliğiyle trompetin ‘güç ve statünün simgesi’ haline geldiği görülür. Tek kişinin toplumun en güçlü kişisi, firavunu, imparatoru, kralı vb. statüleri kazanması aşamasına gelindiğinde trompet de o tek kişinin varlığının habercisi özelliğini kazanmıştır. Artık statünün gücüyle trompetin güçlü sesi birbirinden ayrılmaz olmuştur.

Sonraki gelişme, gücün görkemini daha güçlendirmek üzere trompete davulun eşlik etmesidir. Toplumların daha uygar bir düzene geçtikleri aşamada müzikal bir nitelik kazanmasıyla trompet, güç simgesi olma niteliğini yitirmemiş, bu kez bir başka gücün ifadesinde başlıca çalgı durumuna girmiş ve eski Roma’dan Amerikan Süvarilerine kadar askeri düzenin en coşturucu güçlü sesi olmuştur. Günümüzde askeri birliklerde sadece boru takımları ve davullardan kurulu bandolar o günlerde oluşan kültürün uzantılarıdır.

İçinde belirli oranlarda bakır ve pirinç olan, belli bir uzunluk ve kalınlıkta işlenmiş bir boruya ağızlık ve kalak kısımlarının eklenmesiyle oluşturulmuş trompetlere, ‘naturel trompetler’ denmektedir. Tarihi filmlerde kralın karşılaması törenlerini gösteren sahnelerde çalınan trompetler naturel trompetlerdir. Gerçekte bu trompetler temel yapısıyla eski Mısır’daki trompetlerinden pek de farklı değildi. Ancak temel bir sesin doğuşkanlarını çıkaran naturel trompetlerle değişik müzikal sesleri elde etmek olanaksızdı. Bu yüzden trompetçiler, yanlarında farklı uzunluklarda trompetler taşırlar ve farklı sesler üflemek gerektiği zaman trompet değiştirirlerdi. Her trompetin çıkardığı temel ses ve doğuşkanları farklı olduğundan, değiştirilen trompetlerin ard arda çalınmasıyla müzikal bir zenginliğe ulaşma olanağı sağlanmış oluyordu.

   
 

Bağlama nedir?

Bağlama

Ülkemizde kullanımı en yaygın olan telli bir Türk Halk Çalgısıdır. Yörelere ve ebatlarına göre bu çalgıya, Bağlama, Divan sazı, Bozuk, Çöğür, Kopuz Irızva, Cura, Tambura vb. adlar verilmektedir. Bağlama ailesinin en küçük ve en ince ses veren çalgısı Curadır. Curadan biraz daha büyük ve curaya göre bir oktav kalından ses veren çalgı ise Tamburadır. Bağlama ailesinin en kalın ses veren çalgısı ise Divan Sazı'dır. Tamburaya göre bir oktav kalından ses verir. Bağlama; Tekne, Göğüs ve Sap olmak üzere üç ana kısımdan oluşmaktadır.

Tekne kısmı genelde dut ağacından yapılmaktadır. Ancak dut ağacının dışında ardıç, kestane, ceviz, gürgen gibi ağaçlardan da yapılmaktadır. Göğüs kısmı ladin ağacından, sap kısmı ise gürgen, ak gürgen veya ardıç ağacından yapılmaktadır. Sap kısmının tekneden uzak kısmı üzerinde tellerin bağlandığı Burgu adı verilen parçalar vardır. Bağlamanın akordu bu burgular kullanılarak yapılmaktadır. Sap kısmı üzerinde misina ile bağlanmış perdeler bulunmaktadır. Bağlama Mızrap veya Tezene adı verilen kiraz ağacı kabuğu veya plastikten yapılan araçla çalındığı gibi bazı yörelerimizde parmakla da çalınmaktadır. Bu çalım tekniğine Şelpe adı verilmektedir.

Bağlama üzerinde ikişerli veya üçerli gruplar halinde üç grup tel bulunmaktadır. Bu tel grupları değişik biçimlerde akort edilebilmektedir. Örneğin bağlama düzeni adı verilen akort biçiminde alt gruptaki teller yazılış itibariyle La,orta gruptaki teller Re,üst gruptaki teller ise Mi seslerini vermektedir.

Bu akort biçimi dışında Kara Düzen (Bozuk Düzen), Misket Düzeni, Müstezat, Abdal Düzeni, Rast Düzeni vb. akort biçimleri de vardır.

 

Ud nedir?

Ud Sözcüğünün Etimolojisi ve Ud'un Tarihçesi

Ud kelimesinin aslı Arapça dır: "sarısabır veya ödağacı" anlamındaki "el-oud'dan gelir. Baştaki 'el'- kelimesinin, bazı dillerde olup bazılarında olmayan harf-i tarif (belirgin tanım edatı) olduğunu bilen Türkler bu edatı atmış, geriye kalan 'oud' ('eyn, waw, dal) kelimesini de -gırtlak yapıları 'eyn'e uygun olmadığı için- "ud" şekline sokmuşlardır. Dillerinde tanım edatı olan Batılılarsa, 11-13. yüzyıllar arasındaki Haçlı seferleri sırasında tanıyıp Avrupa'ya götürdükleri bu saza, luth (Fr.), lute (İng.), Laute (Alm.), liuto (İtal.), Alaud (İsp.), Luit (Dat.) gibi hep L ile başlayan isimler vermişlerdir. Hatta 'saz yapıcılığı' anlamında bizde de kullanılan 'lütye' kelimesi de yine luth'den yapılmadır (aslı luthier).

Adı Arapça olduğuna göre, ud Arap sazı o halde! Hem çok acele, hem çok yanlış bir hüküm bu. Çünkü bu sazı ilk defa 7. yy.da Horasan'dan Bağdat'a çalışmaya gelen Türk işçilerin elinde görmüş olan Araplar, göğsünün yapılmış olduğu sarısabır ağacından (aloexyion agallocum) dolayı el'-oud adını vermişlerse (Türkler de bu adı aslı olan Kopuz yerine -belki daha kısa oluşu yüzünden- benimsemişlerse) de, saz Türklerin bin yıllık Kopuz'undan başka birşey değildir; nitekim ta Hunlardanberi ozanları ve kopuzcuları olmayan hiçbir Türk ordusu yoktu (cahiliyye devri Arapları müzik aleti olarak def ve rababe dedikleri tek telli ilkel bir çalgıdan başkasını bilmiyorlardı). Bu gerçek de çok önce, yüzyılımızın en büyük iki müzikologu ile, en büyük edebiyyat tarihçimiz tarafından ortaya konmuştur (bkz. Fuad Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank. Üni. Bas. 1966, s. 207, 209 vdl.; Mahmut Ragıp Gazimihal, Ülkelerde Kopuz ve Tezeneli Sazlarımız, Ank. Üni. Bas. Ank. 1975, s. 64; aynı müellifin Musiki Sözlüğü, M.E. Bas. İst. 1961, s. 138, 259, 260; Curt Sachs, The History of Musical Instruments, New York 1940, s. 252). Ud'un Macarcadaki adı 'Kobza'dır ve Türk Kopuzunun biraz değiştirilmişinden ibarettir. Nitekim Dede Korkut'da da yine Kopuz'dan türemiş olan 'kobzaşmak' fiili 'karşılıklı saz çalmak' demektir.

Pi-Pa adlı Çinli-Türkistanlı, Barbud adlı İranlı benzerleriyle çağları aşan ud, Kopuz adıyla Asya'dan Anadolu'ya, oradan da ta Rumeliye kadar gelmiş, aynı zamanda musikişinas olan Yunus Emre'nin şiirlerinde dahi kutsal nitelikli yerini almıştır (bkz. M. R. Gazimihal, Ülkelerde Kopuz..., s. 51 vd.). Osmanlı sarayının düğün vd. şenlikleri münasebetiyle yazılan minyatürlü surname'lerde (Surname-i Vehbi, Surname-i Nabi vs.) kopuzun iki değişik boyu olan ud ve şehrud, diğer sazlar arasında ön planda görülmektedir. Tarihçi-yazar İ. Hakkı Uzunçarşılı'nın, T. Tarih Kurumu yayını Belleten dergisinin 161. sayısındaki (Aralık 1977) "Osmanlılar Zamanında Saraylarda Musiki Hayatı" adlı makalesinde de, 15 ila 19. yüzyıllarda Osmanlı saraylarında görevli müzisyenler arasında 'awwad' adı verilen (udi'nin Arapça çoğulu) udilerin sayısı, sanatkar isimleri ve aldıkları maaşlarla birlikte verilmiştir

   
 

Kanun nedir?

“Kânun”un tarih içindeki gelişimi : “Kânun”un bazı kaynaklara göre büyük Türk bilginlerinden FARABİ (870-950) tarafından icat edildiği söylenmektedir, aynı kaynaklar FARABİ’nin “Kânun”üzerinde çeşitli değişiklikler yaptığını da öne sürmektedir. Ancak, antik çağda Mısır ve Sümerliler tarafından kullanıldığını gösteren bazı tarihi belgelerden başka eski bir Arap rivayetine göre de “Kânun”u, İbn-i Hallegan’ın icat ettiği ve bu bilginin Horasanlı Bermek ailesinden olup Musul’un Türklerle meskun İrbil şehrinde doğduğu söylenmektedir.

Bir efsaneye göre de : Bir ağacın üzerinde ölen kuşun, ağacın dallarından aşağıya sarkan kurumuş bağırsaklarının rüzgarın etkisiyle çıkardığı seslerden esinlenerek “Kânun”un bulunduğu söylenir. Evliya Çelebi seyahatnamesinde, “Kânun”un meşhur üstadlardan Ali Şah tarafından icat edildiğini ve Revanlı Mirza Haydar Bey ile Cağalazade Mustafa Bey’in “Kânun”hakkında bilgi sahibi olduklarını yazar. Albert Lavignac, Encyclopedi de la Musique et Dictionnarie du Conservatoire (Konservatuar Lugatı ve Müzik Ansiklopedisi)’da “Kânun”un Arap çalgısı olduğunu ileri sürer. Clement Huart, “Kânun”u Avusturyalıların Zither ve Macarların Cymbalum’undan daha küçük ve yatırılmış bir “Arp”olarak tanımlar. “Çeng” adındaki çalgının “Kânun”ile birlikte bulunduğu ve geliştiği genellikle kabul edilmiştir.

İsmi Yunanca “Kanon” (tek telli saz) olmasına rağmen Asya’da icat edildikten sonra Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmeleri ile “Kânun” Anadolu’ya getirilmiştir. Bu çalgıya “Kânun” isminin verilmiş olması bir bakıma Akustik kânunları ile ilgili bulunmasından ileri geldiği ihtimalini de hatıra getirmektedir. Kurt & Ursula Reinhard, (Paris 1968)’a göre: İslamın ilk devirlerinde “Kânun”, sesler sistemini göstermek için pedagojik bir amaçla kullanılmıştı. Yunanca kökenli “Kanon”, yani kural, kânun adı da buradan gelmektedir. Yakın Doğu da gördüğü ilginin sebebi de bu işlevde yatmaktadır.

15. asırda yaşamış bir Türk alimi olan Ahmet oğlu Şükrullah, IV. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid’in Şehzadelerinden İsa Çelebi’ye ithaf ettiği kitabında Eski Türklerin “Çalav” ismini verdikleri çalgıları hakkında geniş bilgi vardır. Ahmet oğlu Şükrullah bu kitabında yapılış ve çalınış tarzları ile birlikte bu çalgıları “Kamil Çalgılar” ve “Eksik Çalgılar” diye iki grupta incelemiştir. Eksik çalgılardan olduğunu bildirdiği “Kânun”hakkındaki bilgiye göre, o zaman ki “Kânun”un şekil ve tel düzeni bakımından bugünkü “Kânun”dan esaslı bir farkı olmadığı anlaşılıyor. ”Kânun”daki deri kısmından bahsetmediğine göre, mandal tertibatı gibi bu kısmında “Kânun”a sonradan ilave edildiğini düşünebiliriz. (Bu bilgiler 12. Ve 13. asırlara aittir. )

Rauf Yekta’nın Türk Mûsikîsi adlı kitabında “Kânun”u anlatan bir bölümde şöyle denilmektedir: “Evvelce bu çalgıyı icra edenlerin ses perdesini az çok yükseltmek istedikleri telin üzerine bir parmak darbesinden başka başvuracakları bir çare yoktu, hem de az muvaffak olunan bu ameliyenin güçlüğüne çare bulmak üzere, bundan otuz sene evvel (kitabın yazılış tarihi:1913) her telin altına iki veya üç madeni parça (mandal)konulması düşünüldü; böylece kolayca kaldırılıp indirilen bu mandallarla istenilen perdenin tizliği veya pestliği elde edilmektedir. Mahmut Ragıp Gazimihal de mandal tertibatı hakkında şöyle demektedir:Asrın başlarında yarım perdeler için mandal sistemi yine İstanbul’da tatbik edilmiştir. Günümüzde ise her üçlü tel için 6 ile 15 mandal görülebilmektedir.

“Kânun”, yukarıda bahsedilen mandal tertibatının bulunuşuna kadar çok güç olan şekliyle, sol elin baş parmağının tırnağı ile tellerin çeşitli yerlerine bastırıp perdeleri bulmak suretiyle çalınıyordu. ”Kânuni Hacı Arif Bey”(1862-1911) “Kânun”un mandalsız olarak çalındığı devrin en büyük “Kânun”virtüözü olarak bilinir. “Meragalı Abdülkadir”de (1350 ?-1435) İslam Mûsikîsi tarihinde, döneminde kullanılan çalgıların teknik özelliklerini en düzgün biçimde açıklayan kişidir. Abdülkadir, çalgıları bilimsel bir tasnife tabi tutmuş, yapım şekillerini, teknik özelliklerini, bazen akortlarına kadar anlatmıştır. “Kânun”hakkında şöyle demektedir: “Kânun”sazı “Mutlakat” grubuna dahil edilmiş olup şöyle tanıtılmıştır; teknesi ve göğsü üçgendir, sapı yoktur, telleri kiriştir ve üçer üçer akort edilir, yani her üç tel aynı sese çekilir, bir oktava sekiz mülayim ses gelecek şekilde düzenlenir.

Yukarıda da belirttiğim üzere “Kânun”için 20. asır başlarına kadar bağırsaktan yapılmış ve kiriş olarak adlandırılan teller kullanılıyordu. Bu kirişler, naylon tellerin daha dayanıklı olmaları ve daha güçlü ses vermeleri ayrıca çeşitli kalınlıklarda bol miktarda bulunması nedeniyle tamamen terkedilmiş ve yerini naylon tellere bırakmıştır. Bu tellerin bildiğimiz balık mesinaları ile hiçbir ilgisi olmayıp saf naylondan imal edilen cinsleri kullanılır. Büyük mûsikî bilgini Rauf Yekta yüzyılımızın ilk çeyreği ile ilgili olarak şöyle yazmıştı : “Daha evvel de gördüğümüz gibi, “Kânun”Türklerin eski çalgıları arasında yer alıyordu;bununla beraber bir zaman geldi ki (18. yüzyıl boyu) “Kânun”, Türklerce tamamen unutuldu.

Şöyle ki: Türk Mûsikîsi’nin en parlak devri olan III. Selim’in saltanatı sırasında bu çalgıyı icra edene rastlanmıyor. II. Sultan Mahmud(1818-1839)devrinde Şam’lı bir mûsikîşinas olan Ömer Efendi, “Kânun”u İstanbul’a getirmiş ve o zamandan beri bu çalgı, aralarında bilhassa Türk hanımlarının da yer aldığı birçok amatör icracı bulmuştur. “Henry George Farmer”ın (Turkish Musical Instruments in the fifteenth century) haklı olarak itiraz ettiği gibi, “Kânun”un 18. yüzyılda unutulduğu yahut ihmale uğradığı görüşü hayli tartışmalıdır. Çünkü G. Scottin’in 1707-1786 yıllarında yaptığı, 1723’te de Bonanni’nin bir kopyasını yayımladığı “Kânun”çalan Türk kızı resmi ile, 1781-1786 yıllarında İstanbul’da bulunan Toderini’nin oda mûsikîsi çalgıları arasında “Kânun”u da sayması Rauf Yekta’nın görüşlerini çürütmektedir. Üstelik Toderini “Kânun”un saraydaki kadınlarca da çalındığını söylemeyi de ihmal etmemiştir, demek ki , “Kânun”o dönemde bir piyasa çalgısı değildi.

Bir başka 18. yüzyıl yazarı Laborde, “Kânun”u konser çalgıları arasında saymıştır. Bir başka önemli belge veya resim de 1738-1742 yılları arasında İstanbul ve İzmir’de bulunan İsviçreli ressam J. E. Liotard’ın çizdiği saz takımındaki “Kânun”lar bu çalgının 18. yüzyılda da kullanıldığını gösteren canlı bir belge niteliğindedir. Yine de , “Kânun”un yaygın bir çalgı olduğunu söylemek zordur, ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz : Ömer Efendi “Kânun”u İstanbul’a getirmiş değildir, O bu çalgının sevilip yayılmasına öncülük etmiş olabilir. Kânuni Ömer Efendi’den sonra Kânuni Hacı Arif Bey’in de bu çalgının yayılmasında çok büyük hizmetleri olmuştur.

Hasan Ferit Alnar’ın izlediği yol da ilginçtir. “Kânun”sazında ilk gerçek virtüözümüz sayılması gereken Hasan Ferit Alnar (1906-1978), henüz çok genç yaşında görülmedik, alışılmadık virtüözlükteki icralarıyla büyük beğeni toplamış ve daha yirmi yaşına gelmeden usta bir “Kânun” sanatçısı olarak sivrilmiştir. Ayrıca 1950’li yıllarda da ilk “Kânun” Konçertosunu bestelemiştir. Daha sonraki “Kânun”icracı ları arasında Nazım Bey, Ama Ali, Vecihe Daryal ve Ahmet Yatman’ı sayabiliriz.